Isının 40-50 dereceye vardığı yaz günlerinin bunaltıcı sıcaklığından kurtulmak amacıyla gelişen düz damlı evleri ile tipik yöre mimarisinin günümüzde de yaşatıldığı Diyarbakır, uzun surları, Malabadi Köprüsüyle görülmesi gereken bir ildir.
İLÇELER:
Eğil: Zengin bir geçmişe sahip olan Eğil ilçesi tarih içinde de önemli bir yer işgal etmiştir. Asur Kalesi'nin adından da anlaşılabileceği gibi Asurluların da ötesine ulaşan bir geçmişi vardır.
Çermik: Diyarbakır'ın kuzeybatısında olan Çermik, kaplıcalarıyla tanınmış ünü tüm yurda yayılmış güzel ve yemyeşil bir ilçemizdir. Dünyanın her yanından insanlar şifa bulmak amacıyla bu kaplıcalara gelirler. İlçenin eski kalesi, Alaaddin Camii, Abdullah Paşa Medresesi Haburman Köprüsü efsanevi Gelin Dağı, Seyfullah Bey Hamamı ve Ali Dede Çeşmesi ilk anda görülmesi gereken ünlü yerlerindendir.
Hani: Diyarbakır'ın 90 km. kuzeydoğusunda Bingöl-Diyarbakır karayolu üzerinde dağlık bir yerleşim yeridir. Hani İlçesinde 13. yy. da yapıldığı sanılan Hatuniye Medresesi ve 15. yy. da yapılan Ulu Cami bir Selçuklu eseridir.
Kulp: Kulp, Diyarbakır'ın en uzak ilçesidir. Ürettiği nefis ballarıyla tanınan Kulp, Kâfurum Kalesi, Kanikan Mağaraları, Kale-i Ulya, Ciksi Kalesi, Büyük Kaya, İmamı Gazali Türbesi ve çok eski olduğu sanılan Bahemdan köyü gibi eski eserleriyle de geniş bir tarihi zenginliğe sahiptir.
Kocaköy: Kocaköy'ün ne zaman kurulduğu bilinmemektedir. İlçede birçok höyük ve mağara bulunmaktadır.
Lice: Diyarbakır'ın 95 km. kuzeyinde tarihi bir yerleşim merkezidir. Efsanesi dünyaca bilinen, çeşitli ülke ve şehirlerin sahip çıktığı Eshab-ül Kehf mağarasının asıl efsanede geçen Dakyonus şehri tüm özellikleriyle Diyarbakır'ın Lice ilçesi yakınındadır.
Silvan: Kuruluş tarihinin Diyarbakır kadar eski olan Meyyafarikin uygarlığının beşiği olan bir ilçedir. Dünyanın önemli eserlerinden Malabadi Köprüsü, Silvan Kalesi, Kulfa Kapısı ve çeşitli tarihi camilerin yer aldığı tepeden tırnağa tarihle doludur
Diyarbakır karpuzu ve kalesiyle meşhur Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yer alan il. Doğuda Batman, kuzeydoğuda Muş, kuzeyde Bingöl ve Elazığ, batıda Malatya ve Adıyaman, güneyde Şanlıurfa ve Mardin illeriyle çevrilidir. 37°30’ ve 38°43’ kuzey enlemleri ile 40°37’ ve 41°20’ doğu boylamları arasında yer alır. Güneydoğu Anadolu’nun Gaziantep’ten sonra ikinci gelişmiş şehridir.
DİYARBAKIR KALESi: Çin Seddinden sonra Dünyada ikinci olan DiYARBAKıR Kalesi surları hiç kuşkusuz görülmeye değer yerlerin başında gelir. Yapısı, sağlamlığı, taşıdığı yazıtlar, kabartmalar ve şekillerle surlarda 12 uygarlığın kitabelerini okumak mümkündür. Büyük yazar A. Gabriel DiYARBAKıR Surları tek başına kitabeler müzesi sayılabilir diyor. Kalenin ik yapılış tarihi bilinmemekte, ancak M. S. 349 yılında Roma imparatoru Konstantinus tarafından genişletilerek bazı kısımları onarılmıştır. Kalede 4 kapı bulunmakta ve bunlar 4 ana yöne açılmaktadırlar. Daha sonra şehrin gelişmesiyle surlarda yeni kapılar açılmıştır. Surlar 5 kilometre uzunluğunda ve şehri bir kalkan balığı gibi kuşatmaktadır. Duvar yüksekliği 12 metre, genişliği 3-5 metre olan surların 82 adet burcu vardır.
Diyarbakır Surlarındaki Hayvan Figürlerinin Plastik Analizi
Diyarbakır Surları Yedi Kardeş Burcu Üzerindeki Hayvan Figürleri
Diyarbakır surlarının önemli ünitelerinden biri Yedi Kardeşler Burcudur. Artuklu dönemi eseridir. (1183-1232) Melik-el Salih ebu’l-feth Mahmut zamanında yapılmıştır (1208). Mimarı İbrahim oğlu Yahya’dır.
Yedi Kardeşler burcuna bakıldığında Bütünü kapsayan bir yüzeysel estetiğin sağlanmış olduğu görülür. Zeminden burcun zirvesine kadar hemen yüzeyin hemen her karesinde mimar ve uygulayıcıların estetik bir endişe taşıyarak form-inşada bulundukları gözlenir. Kitabeyi oluşturan kaligrafik istiflerden tutun da, alan boşluklarını dolduran hayvan figürlerinin yerleştirilmesine kadar sanat dili ili ile “espas”a yani dengeli boşluklar bırakılmasına özen gösterilmiştir.
Yedi Kardeşler burcunun yüzeyini hemen hemen iki eşit parçaya bölecek şekilde yerleştirilen bir şerit kaligrafik kitabe geniş taş yüzeyi üzerinde bir oya işlemesi gibi yer almıştır. Kitabenin başlangıç kısmının her iki tarafına simetrik olarak ejder başlı kuyruklara sahip aslan figürleri yerleştirmiştir. Burcun Sol-sağ tarafındaki Aslan figürleri kitabenin bulundu şerit üzerinde dış kabartma tarzında işlenmiştir. Hayvan figürleri burç yüzeyi üzerine, sağdan ve soldan dengeli boşluklar bırakılarak kompozisyon düzenli bir biçimde yerleştirilmiştir. Bu özellik Resim sanatının temeli olan desen çalışmalarında da hassasiyetle üzerinde durulan konulardan biridir. Konu için ayılan alanın yerli yerince değerlendirilmesi resim sanatının temel amaçlarından biridir. Konu gözü rahatsız edecek derecede küçük boyutlu olmadığı gibi kontur çizgisi dışına da taşmamalıdır. Aslan figürlerinde de bu plastik denge ideal bir biçimde uygulanmıştır. Aslan figürleri izleyiciye bir mesaj vermesi yanında iyi estetik değerleri de üzerinde taşımaktadır. Bu üslup bir yerde yazılarla benzeşen bir üslup olsa gerek. Kitabelerle Hayvan figürleri biçimsel farklılıklara rağmen öz’de birbirleri ile örtüşmektedirler. Yazılar ile hayvansal figürler aynı yüzey üzerinde birlerine kontrast düşmemektedirler. Bunun yanında rölyef biçiminde uygulanmış aslan ve çift başlı kartal figürlerin plastik olgunluğa sahip olması, sanatçısının iyi bir gözlem, tasarım ve uygulayım bilgisine sahip olduğunu göstermektedir.
Her iki aslan figürünün orta yerinde ise çift başlı kartal figürü bulunmaktadır. Aslan figürleri kimi tarihçilere göre mücadele, güç ve üstünlük sembolü olarak yorumlanmıştır. Buradaki aslan figürlerinin kullanılma nedeni de; bulunduğu yerin koruyuculuğu ve kollayıcılığı sembolize edebilir. İki aslan figürünün ortasında yer alan çift başlı kartal figürü ise; tarihte gelmiş geçmiş Türk İslam devletlerinin ve Selçuklular’ın simgesi olarak kullanılmıştır. Yedi Kardeşler Burcu üzerinde yer alan tüm bu hayvansal figürler ilginç stlizasyona uğratılarak biçimlendirilmişlerdir.
Yedi Kardeşler Burcu’nun (İzleyene Göre) Sağ Tarafında Yer Alan Arslan Figürü
Aslan figürünün genel biçimsel yapısına bakılırsa; güçlü bir stilizasyon görülür. Bazalt taşının sert olma özelliğine rağmen bu aslan rölyefindeki stilizasyon şaşırtıcı şekilde uygulanmış ve plastik açıdan başarı ile sonuçlandırılmıştır. Aslan figürü hareket ve dinamizm mesajı yüklü bir anlayışla yapılmıştır. Sanatçısının olayı iyi gözlemlemediğini göstermektedir. Figür yüzeyde poz veriyormuş edasıyla durgun bir halde “biblo” görünümündedir. Kabartma derecelendirme yapılırsa; 0, 1, 2, 3, 4, 5 aşamalı olarak tanımlanabilir. Sıfır noktası, burcun düz yüzeyi olurken, burun bölümü aslan rölyefinin en yüksek alanıdır. Güzler burun kısmının her iki tarafında Uygur resimlerinde yer alan figürlerdeki gibi çekik gözlüdür. Göğüs bölümüne bir zırh yerleştirilmiş gibi ek kabartma yer almıştır. Aslan figürünün, Askerlik deyimi ile başı dik göğsü ilerdedir. Ön ve arka ayaklar genel anatomik yapıya aykırı bir duruşla kıvrılmışlar, bu durum ya stilizasyonun sonucu ya da sanatçısının gözlem eksikliğinden kaynaklanabilir. Aslanın kuyruğu ejder başı olarak yapılmıştır.
Yedi Kardeş Burcu’nun (İzleyene Göre) Sol Tarafında Yer Alan Arslan Figürü
Burada yer alan aslan figürü diğerinin simetrik biçimi olarak uygulanmıştır. Baş genel olarak gövdeye oranla daha büyüktür. Her ikisinde de perdahlanmış bir taş işçiliği yer almaktadır.
Çift Başlı Kartal Motifi
Yedi Kardeşler Burcu’nun ön yüzünde, Besmele-i erife’nin yer aldığı kitabenin üzerinde bulunan çift başlı kartal motifi, aslan figürlerinin bir anlamda simetrik olarak ikiye bölmüştür. Burcun ortalarında yer alan kartal motifinin üst bölümündeki friz biçimindeki kabartma şeritler ile bir anlamda kitabe, aslan ve kartal motifleri taçlandırılmıştır. Çift başlı kartal motifi simetrik olarak uygulanmıştır. Kanatlarda beş sembolik telek uygulanmıştır. Kartal figüründeki baş, kanat ve pençelerdeki stilizasyon uygulamasına bakılırsa, sanatçısının iyi bir gözlem, tasarım ve uygulayım gücüne sahip olduğu görülür. Tüm bunlar göstermektedir ki; Güzel sanatlar, Hangi zaman ve mekanda olursa olsun, birey ve toplum olarak, bizzat insanın kendine yönelişi, kendi ruh yapısını ortaya koymasını, kendi dert, çile, ızdırap, özlem ve mutluluklarını dile getirmesini temin ederken, bir taraftan da insana ümit, cesaret, şevk ve dayanma gücünü telkin eder.
Evli Beden Burcu
Evli Beden Burcu, Ulu Beden veya Ben-u Sen Burcu olarak da bilinir. Artuklu dönemi eseridir. (1183- 1232). Melik-el Salih Ebu’l-feth Mahmut zamanında yapılmıştır (1208). mimarı Cafer oğlu İbrahim’dir. Burçta toplam 6 aslan motifi rölyefi vardır ve Avrasya hayvan motifleri üslubunu yansıtırlar. Başlarında taç bulunan kanatlı aslan figürlerinin kuyrukları ejder başlı olarak işlenmiştir. Üslup olarak Yedi Kardeşler Burcu ile belirgin özellikler taşır. Evli Beden burcunda da Aslan ve çift başlı kartal motifleri yer almıştır. Bu burçtaki taş işçiliğine bakılırsa bir adım daha önde ince süslemelere girilmiştir. Bu çift başlı kartal motifindeki kanatlarda simgesel altışar adet telek (Kanat tüyü) kullanılmıştır. Evli Beden burcunun ön yüzünde (izleyene göre) sol alt köşede yer alan ve dışa dönük aslan motifi rölyefi dereceli olarak çukur halde işlenmiş yatay dikdörtgen içine alınmıştır. Burç yüzeyinde yer alan tüm aslan motifi rölyefleri ciddi anlamda aşınmış ya da tahrip olmuştur. İnsanlar Çift başlı kartal sembolünü sevmişler; Selçuklu Devleti, Diyarbakır Belediyesi, Dicle Üniversitesi ve diğer bir çok sivil kuruluşlar bu motifi birer amblem olarak kullanmışlardır. Kitabe kuşağının sol başında kanatlı, Ejder başlı kuyruklu aslan motifi rölyefi, görüntüsü ile dinamik bir imaj hissi uyandırmaktadır. Aslan figürü dikdörtgen şeklinde bir taş yüzeyi üzerine işlenmiştir. Kompozisyonun yüzey üzerine dengeli bir biçimde yerleştirildiği söylenebilir. Bununla beraber figürün ejder başlı kuyruğu çerçeve dışına taşırılmıştır. Aslan başı’nın insan başını çağrıştırmış olması, Mısır piramitlerinin önünde yer alan insan başlı aslan heykelleri olan “sfenksleri” hatırlatmaktadır. Güneş doğarken nasıl ilk olarak, dağların tepelerini, daha sonra yüksek binaların damlarını aydınlatıyor ve en sonra, yeryüzünün düzlüklerine ve alçak yerlerine ışınlarını yaymaya başlıyorsa; güzel sanatların yaydığı ışıklar da tıpkı güneş gibi yayılır ve ilkönce yüksek seciyeli, sayıları pek az olan aydın kişilerin ruhlarını ve kafalarını aydınlatır. Evli Beden burcunun üst kısmında yer alan konsollar form inşa bağlamında çok zarif taş işçiliğinin uygulandığı bir alan örneğidir.
Nur Burcu
Selçuklu dönemi eseridir. (1085-1183). Melikşah zamanında yapılmıştır. (1089). Mimarı Selami oğlu Urfalı Muhammed’dir. Kufi (Nebati) yazı ile yazılmış kitabesi ve çeşitli hayvan figürleriyle en zengin burçtur. Kitabe arasında yer alan uzun boynuzlu keçi motifi rölyefi dikkat çekici estetik değerdedir. Yine kitabe arasında yer alan simetrik olarak yerleştirilmiş dört nala koşan at motifi rölyefleri bu dönem heykel sanatında perspektif ve anatomide ne kadar bilgi, gözlem, beceri ve yetenek konusunda bize net belge sunmuşlardır. Kitabenin sol kenarında yer alan güvercin motifi rölyefinin kanatlarındaki beşli telek, yedi kardeşler burcundaki çift başlı kartalın telekleri ile aynı sayıda olması dikkat çekicidir. Hemen alt tarafında yer alan bağdaş kurmuş bir şekilde oturan kısa saçlı, eli ile ayaklarının tutan çıplak kadın rölyefi ise hangi amaçla yapıldığı konusunda fikir yürütmek zordur. Kitabenin sağ tarafında da soldakinin simetrisi olarak uygulanmış kanatları açık ancak bunda altı telek görünen güvercin motifi rölyefinin altında da çıplak kadın motifi yer almaktadır. Ancak antik çağ eserlerinde; çıplak kadın heykelleri-örneğin: Kibele, Bolluk ve bereket tanrısı sembolü olarak kullanılmıştır. Nur burcunda yer alan kitabenin sağ köşesindeki aslan motifi daha belirgin stilizasyona uğratılmış olması yanında sevinç veren bir gülümseme imajı kayda değer bir özelliktir. Nur burcunun sol yüzünde yer alan ancak türü belli olmayan bir yırtıcı kuş, aynı şekilde türü belli olmayan avını parçalamasını konu edinen bir rölyef, büyük ihtimalle mücadele ve güç gösterisini simgelemiştir. Bazı sanat tarihçileri, Alta mira ve Lascaux Mağara resimlerini, hasımına karşı bir üstün gelme tasviri olarak betimledikleri biçiminde yorum getirmektedirler. Buradaki kuş ve avı konusu da bu anlayıştan kaynaklanabilir. Bu olgunun önemli yanı; düşünce duyguların mukim kale duvarlarına bile olsa resimsel bir anlayışla ifade edilmiş olmasıdır.
Selçuklu Burcu
Melikşah dönemi eseridir. Nur Burcu benzeridir. Kufi yazı ile yazılmıştır (1088). Evli Beden Burcu’nun kuzeyindedir. Kitabe üzerinde yer alan simetrik olarak yerleştirilmiş keçi motifi rölyefinde uygulanan uzun boynuzların stilize edilmiş parçalı bölümleri yüzeyin başka bölümlerinde de uygulandığı görülmüştür. Kitabenin sol köşesinde yer alan aslan motifi rölyefinin stilizasyonu olmakla beraber miken sanatında olduğu gibi zarafet açısından daha az özen gösterildiği yorumu yapılabilir. Güvercin olabileceği yorumu yapılabilecek olan kuş figürü rölyefi yine kitabenin arasında yer almaktadır.
Dağ Kapı Burcu
Diyarbakır’da hüküm sürmüş devletlerin hemen tümü, kentin en önemli bölümlerinden olan Dağ kapı burcunun iç ve dış duvarlarına çeşitli işaretler, kitabeler ve armalar koydurmuşlardır. Dağ kapı burcunun çeşitli yerlerinde değişik hayvansal, bitkisel ve motiflerinin rölyefleri yer alır. Bitkisel motiflerin içinde üzüm ve yaprak şekilleri bulunur. Dağ Kapı Harput Kapı olarak da bilinir. Kitabe ve rölyef yönünden en zengin kısmıdır. Yanında Mervani dönemine ait mescit vardır. Kapı civarındaki rölyeflerin çoğu çeşitli zamanlarda yapılan onarımlar sırasında rasgele yerleştirilmiştir. Bunlardan biri Bizans döneminden kalma kitabe parçasıdır. Dağ kapı burcunda yer alan ilginç işlemeli demir kapı eskiden beri sürekli nöbetçiler tarafından akşamları güneşin batışı ile kapanır, doğuşu ile açılırdı. Abbasilere ait güvercin, hayvan ve bitki motiflerindeki stilizasyon alabildiğine naif ve spontane bir biçimde yapılmış oldukları dikkati çekmektedir. Öyle ki bazı hayvan motiflerindeki aşırı naiflik, rölyefin hangi hayvan türüne ait oluğuna dair yorumu zorlaştırmaktadır.
Dünün sanatı geçmişin aynasıdır. Bu günün sanatı da geleceğe en geçerli tarihi belgelerdir. Gelecek çağın insanları bizim bugünkü toplumuzda neler olup bittiğini, bu toplumun başından neler geçtiğini nasıl öğrenecekler?. . Bundan yüz sene sonraki insanlarımıza, bu günleri bizzat yaşamayan evlâtlarımıza her anı başlı başına bir olay olan bu enteresan yüzyılı nasıl ulaştıracağız?. . İşte bu mesajı gelecek nesillere iletebilecek yegane köprü sanattır.
Bir toplum yüce değerlere, güzel sanatlara sahip çıkarak ulaşabilir veya diğer bir ifade ile, güzel sanatları benimseyen toplumlar ulvî özelliklere sahip olabilir. Her bir güzel sanat eseri toplumsal otobiyografidir. Bir toplum ortaya koyduğu veya sahip çıkıp koruduğu güzel sanat eserinin niteliğine göre, kendi otobiyografisini okuyabilir. Meselâ; denilebilir ki, Diyarbakır’da yaşayan toplumların otobiyografilerini Diyarbakır’daki eserlerden okuyabiliriz. Diyarbakır Surları, Ulu Camii, Nebî Camii, Hz. Süleyman Camii, Behram Paşa Camii, Melik Ahmet Paşa Camii, Zinciriye Medresesi, Mesudiye Medresesi, Hatuniye Medresesi, İçkale Artuklu Sarayı, Malabadi Köprüsü, Haburman Köprüsü, Mervânlı Kitâbesi gibi sanat eserleri sanki kulağımıza yüzyıllar ötesinden bir şeyler fısıldıyor.
Sonuç ve Öneri
1- Tarihi estetik değerlere sahip Diyarbakır Surları, içinde bulunduğu Şehri bir “Dünya Kenti” haline getirmiştir.
2- Tarihi estetik değerlere sahip Diyarbakır Surlarını önemli kılan özellikler:
a- İnsanüstü emek tasarım ve uygulayım.
b- Dikkat çekici estetik değerleri üzerinde taşıması.
c- Kitabelerin belgesel özelliği ile beraber, estetik nitelikte olması.
d- Hayvansal motiflerin estetik nitelikte olması.
e- Bitkisel motiflerin estetik nitelikte olması.
f- İnsan motiflerinin estetik nitelikte olması.
3- Tarihi Estetik Değerlere sahip Diyarbakır surlarının dahi ciddi bir şekilde koruma altına alınmalıdır.
4- Surlara özel bir önem ve güzellik kazandıran insan, hayvan ve bitki motifleri ile beraber kitabeler, özel kimyasal maddelerle doğal ve insani şartlardan kaynaklanacak hasarlara karşı koruma altına alınmalıdır.
5- Koruma etkinliği için valilik ve Belediye Başkanlığı ortak çalışması ile Koruma ve güvenlik kadroları oluşturulmalıdır.
6- Diyarbakır’ı bir “Dünya Kenti” haline getiren özellikleri daha etkin bir kampanya ile ulusal ve evrensel bazda tanıtılarak, turizm teşvik edilmelidir.
Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi DİYARBAKIR.
[1] Değertekin, Halil, Diyarbakır Surları, Kitabeler ve Kabartmalar, Diyarbakır Tanıtma, Kültür ve Yardımlaşma Vakfı, Diyarbakır Şubesi.
[2] Süsleme: kesim sanatının bir kolu olup, belirli bir yerin, eşyanın abidenin daha da güzelleştirilmesi için üsluplanmış şekil, resim ve motilferle değerlendirilmesidir. (Azade Akar-Cahide Keskiner, Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, Ornament And Design in Turkısh Decorative Arts, Tercüman Sanat ve Kültür Yayınları: 2, İstanbul 1975, s. 10)
[3] a. g. e. , s. 9.
[4] “Kufî: En eski İslam yazılarından biridir. Kufî yazısının Hulefa-yı raşidin zamanında “Kufe” şehrinde icat olunduğu ve şehrin ismine izafetle “Kufî” denildiği hakkında bir rivayet vardır. Hz. Ali tarafından icat olunduğu hakkında da diğer bir rivayet mevcuttur. Hicretten yarım asır kadar evvel yazılmış bir kitap bulunmuş, onun üzerinde Rumca bir ibare ve tamamiyle Kufî'ye benzer bir yazı ile yazılmış Arapça bir ibare görülmüştür. Bundan, Kufî yazısının İslamiyetten evvel İsevîler ve Araplar tarafından kullanıldığı anlaşılmıştır. Kufî'nin Hz. Peygamber zamanında kullanılan şekli ile İslamiyyetten evvelki şekli arasında fark yok gibidir. Ancak İslamiyetin zuhurunu müteakip bu yazı çok tekellüm etmiştir. Daha önce noktası olmayan Kufî yazışma sonradan ilave edilmiştir.
Ninova halkına peygamber olarak gönderilen Hazret-i Yunus Aleyhisselâm, üç yüz sene halkı imana dâvet ettiği hâlde kendine ancak iki kişi iman edince, kavminin tegafül hâllerine tahammül edememiş.
Saffât Sûresi’nde “O yolcu dolu bir gemiye kaçtı. Sonra kur’a çektiler ve o kaybetti. Kendi kendini suçlayıp dururken onu balık yuttu” şeklinde de ifade edildiği gibi, Dicle nehrinde işleyen bir gemiye binip oradan uzaklaşmış.
Bir süre sonra nehirden denize açılan gemi, hiçbir sebep yokken hareket etmeyince, bu uğursuzluğun, gemide sahibinden kaçmış kölenin bulunmasından ileri geldiğini düşünen gemiciler kur’a çekmişler.
Yolcular arasında çekilen kur’a kendisine çıkınca hatasını anlayan Hazret-i Yunus (as), âdetler gereği denize atılmayı kabul etmiş. Karanlık bir gecede, fırtınalarla çalkalanan denize atılmış.
Denizde bir balık tarafından yutulan Hazret-i Yunus (as) Allah’a iltica edince, balık onu kıyıya atmış. Büyük bir kabak ağacının altında dinlenerek iyileşmiş ve tekrar kavminin arasına dönüp irşada başlamış.
Mucizeler gösterip peygamber olduğunu isbat ettikten sonra kendisine vahyolunan hakikatleri anlatarak Diyarbakır taraflarına geldiğinde o mahalde yaşayan ahâlisi mucize istemeden kendisine iman edince sevinmiş.
Bu hâdiseden sonra orada bir süre kalmaya karar veren Hazret-i Yunus (as), Nergis Kayası denen mağaraya yerleşmiş. Ahâlinin reisi Amida’yı çağırıp eline bir plân vermiş ve gösterdiği yere kara taştan büyük bir kale yapmalarını söylemiş, ardından da ellerini Allah’a açıp onlar için duâ etmiş:
“İliniz mamur ve abadân, halkınız daima sevinçli ve neşeli olup, bütün çocuklarınız ve yakınlarınız temiz ve olgun olalar. ”
***
Evliya Çelebi, böyle anlatmış Diyarbakır Kalesi’nin yapılış hikâyesini.
Güneydoğuda yaşanan nâhoş hadiseler sebebiyle Diyarbakır’ın gündemden düşmediği bu günlerde, Seyahatnâme’deki o bahsi okuyunca hislerimiz hareketlendi.
‘Şattü’l-Arap kenarında göğe yükselen’ kayanın üzerine yapılan bir cephesi nehre bakan, diğer cepheleri ovaya açılan kalenin yanı sıra, Yunus Aleyhisselâmın duâsının, insanların hâllerine akseden tezahürlerini de merak edince Diyarbakır Kültür Merkezi’nin açılışını bahane ederek uçağa atlayıp Diyarbakır’a gittik.
Hazret-i Yunus’un (as) tavsif buyurduğu ‘sevinçli, neşeli, temiz ve olgun’ sıfatlarına Nur Talebesi hasletini de ekleyen Diyarbakırlı bazı arkadaşlarla birlikte, şehir sokaklarını adım adım dolaşmaya başladık.
Gün boyu Dicle nehrinin iki yakasında hâl-i hazırı yaşarken maziyi tahattur, istikbali de tahayyül edince gördük ki gerçekten şehir, ‘Amidî, Kara Amid’ adları ile anıldığı zamanlarda ‘mamur ve abadân’ imiş. Kalenin etrafında türkülere geçen bağlar, nehrin kenarında dillere destan bahçeler varmış.
Lâkin, zamanla insanlar nebevî çizgiden saptığı, insanlık azalırken ihtiraslar arttığı, cemiyetin işleyişine de beşerî zaaflar hâkim olduğu için Hazret-i Yunus’un duâsının siyaneti bazı muttakî mü’minlere münhasır kalmış.
Hâl böyle olunca ferdin huzuru kaçmış, ailenin mutluluğu bozulmuş, cemiyetin refah ve saadeti selbolmuş. İyi kötü birbirine karışmış; faydalı zararlıdan, güzel çirkinden ayırt edilmez olmuş.
Kalabalık bir caddede bunları düşünerek yürürken aramızdan geçmek isteyen bir gencin omuz darbeleri ile sağa sola sendeledik. Birbirimize tutunarak dengemizi sağlayıp etrafımıza bakınca, her an zihnimizden geçenlerden daha dehşetli hâllerin yaşanmakta olduğunu müşahede ederek toparlandık.
Bu keşmekeş içinde durdukça o nâhoş hâllerin bize de sirayet ettiğini ve zihnimizin karışmaya, ruhumuzun kararmaya başladığını hissedince önümüze çıkan ilk sokağa saptık.
İki kişi yan yana yürüdüğü takdirde karşıdan gelenin geçemeyeceği dar sokakta, nereye çıkacağımızı bilemeden bir süre gittikten sonra şehrin en emin muhitinde bulduk kendimizi:
Sahabe-i güzînin sükûnet ikliminde. . .
Haziresinde, Hazret-i Halid bin Velid’in oğlu Süleyman’ın ve onunla birlikte kalenin fethi sırasında şehid düşen yirmi yedi sahabenin medfun bulunduğu, halkın da ona izafeten ‘Hazret-i Süleyman Camii’ dediği Kale Camii idi burası.
Kalenin, Dicle’ye bakan cephesinde yer alan ve serapa siyah bazalit taşından yaptırılan caminin pencere, kapı kemerleri, kubbe çeperleri ve gövde cepheleri ince kuşaklar hâlinde beyaz taşlarla tezyin edildiğinden göze hoş görünen bir mimarî yapısı vardı.
Küçük bir vadinin yamacına yapılmasına rağmen, yüksek duvarları, geniş kubbesi dört köşe uzun minaresi ve sair aksamıyla şehrin siluetinde mühim bir yer tutan caminin uhrevî havasına girdiğimiz anda, âdetâ zamanı aşarak bin yıl öncesine geçtik ve o âsûde köşede kaldığımız kısa zaman içinde, sürurunu hasselerimizde hissedip sevabını inşallah amel defterimizde göreceğimiz müstesna hâller yaşadık.
Meşhedinde medfun şehid ashâbın ruhaniyeti ve oraya sığınan masum insanların samimiyeti sayesinde tam bir huzur menzili hâline gelen mabedden ayrılıp şehrin yegâne Nur Menzili olan Ulu Cami’ye doğru yürüdük.
Kendimizi, Dicle gibi için için kaynayan Diyarbakır sokaklarından birinin soğuk ve bulanık akıntısına bırakarak akmaya başladık. Aktıkça süzüldük, süzüldükçe durulduk ve bütün katılıklardan, karışıklıklardan, sathîliklerden arınarak büyük bir nur ummanına daldık.
Surlarla çevrili tarihî şehrin merkezinde yer alan ve şehre mânevî hayat kaynağı olup içinde bulunduğu mahalleye adını veren Ulu Cami idi burası. Diyarbakır’ın mimarî ve mânevî çehresini Anadolu’nun diğer şehirlerinden farklı kılan dört köşe minarelerin en mehabetlisi buradaydı.
Üçgen tipi dik çatıları ayakta tutan mermer sütunların başlıkları, ağaç direklerin bağlantıları, yüksek duvarların iç yüzleri ve dış cepheleri taşların tabiî renkleri ile sade bir şekilde tezyin edilmişti.
Rivayetlere göre ilk defa Hazret-i Musa Aleyhisselâmın yaptırdığı bu mabed, şehre hakim olan hükümdarlar tarafından itina ile korunmuş. Romalılar zamanında genişletilip kilise hâline getirilmiş, Müslümanların şehri fethinden sonra da camiye çevrilmiş.
Yalnız hükümdarlardan değil, şehre gelen din, ilim ve devlet adamlarından da ilgi görmüş. Devlet adamları caminin bakımını yaptırıp ihtiyaç zuhur ettikçe yeni müesseseler ekleyerek camiyi külliye hâline getirmişler.
Şehirde ikamet eden veya zaman zaman gelen âlimler medresede ders vererek, hocalar vaaz kürsüsünden halka hitap ederek, şeyhler de tekkede serzâkirlik yaparak mabedi mânen ihyâ etmişler.
1910 yıllarında, bütün Şark şehirlerini içine alan uzun bir seyahate çıkan Bediüzzaman Said Nursî de Şam’a giderken Diyarbakır’a uğramış ve caminin yanındaki Zinciriye Medresesinde kalmış.
O seyahat sırasında gittiği yerlerde kürsülerden halka hitap eden, medreselerde talebelere ders verip şehrin erkânıyla, eşrafıyla görüşerek âlimlerle münâzarâ ettiğinden, orada da buna benzer irşad faaliyetlerinde bulunmak istemiş.
Daha önce adını çok duydukları Meşhur Molla Said’in Ulu Cami’de halka hitap edeceğini ve Zinciriye Medresesinde isteyen talebelere ders vereceğini duyanlar âdeta oraya akın etmişler.
Biz de o insanların hissiyâtıyla camiyi ve medreseyi gezmeye başlayınca gördük ki, o zaman kurulan sohbet Meclislerinde ve açılan ders hücrelerinde günlerce din, ilim, fikir, hikmet ve san’atın konuşulduğu yerler yine aynen duruyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarında medreseler kapatılınca tedrisatına ara verilen Zinciriye Medresesi bilâhare Kur’ân kursu şeklinde tanzim edildiğinden bir bakıma hâlâ tarihî fonksiyonunu ifa etmekte.
Camiyi gezerken kısık sesle birbirimize anlattıklarımıza kulak misafiri olan seksenlik bir dede yanımıza yaklaşıp selâm verdi. Kendisinin de bir Nur Talebesi olduğunu ve bazı arkadaşları ile birlikte zaman zaman buraya gelip Risâle okuyarak Mehmed Kayalar’ın ve diğer Nur Talebelerinin başlattığı Nur hizmetini devam ettirdiklerini anlatınca o camiye izafe etmeye çalıştığımız Nur Menzili sıfatı kuvvet kazandı.
Bir arkadaş, Ulu Cami’nin mimarî tarzı, geniş bahçesi, Sünnî ve Şiî cemaate mahsus mihrapları ile Şam’daki Emeviye Camii’ne benzediğini, Bediüzzaman’ın orada meşhur ‘Hutbe-i Şamiye’yi vermesi hasebiyle Emeviye’nin de Onu tedai ettirdiğini hatırlatınca Ulu Camii’nin bir Nur Menzili olduğuna hükmettik.
Bediüzzaman; Zinciriye’de kaldığı günlerde ziyaret edenlerin, soru sormak için gelenlerin ve ders almak isteyenlerin fazlalığı yüzünden medresede tedrisâtın aksamasına fırsat vermemek için oradan ayrılmış.
O hemen Şam’a hareket etmek istiyormuş ama Diyarbakır eşrafından Cemil Paşa’nın dâveti üzerine bir süre onun konağında misafir olarak kalmış ve fikir adamlarının sohbetlerine katılıp âlimlerle münâzarâlar yapmış.
Kendisinin “Ziya Gökalp gibi müthiş bir mülhid, şakk-ı şefe etmeyecek derecede ilzam oldu” sözleri ile de ifade ettiği gibi halk arasında ırkçı fikirler yaymaya çalışan Ziya Gökalp’i, ‘dudağını açıp bir kelime konuşamayacak’ şekilde susturması, ondan rahatsız olan herkesin takdirini kazanmış.
Bu gün aynı bölgede yaşanan ve içtimâî bir felâket hâlini alan benzer temayüllerin de tesiriyle, o ibretli tartışmaların yaşandığı Cemil Paşa’nın konağını ve Deliller Hanı’nı görmeyi arzu etmiştik.
Bu vesile ile methini çok duyduğumuz kesme taştan yapılan geniş pencereli, yüksek eyvanlı, taş işlemeli mutantan Diyarbakır konaklarını, ağaçlarıyla, çiçeklerle bezeli, kuş cıvıltılı, su şırıltılı, havuzlu bahçelerini ve çok katlı tarihî hanlarını da görmüş olacaktık.
Lâkin Diyarbakırlı arkadaşlar mezkûr konağın ve hanın tarihî özellikleri bozularak turistik oteller kompleksi hâline getirildiğini anlatınca gitmekten vazgeçtik.
***
Binlerce yıllık mazisi vardı Diyarbakır’ın.
Geçmişin izlerini hassasiyetle saklayan böyle bir şehirde gezilip görülmeye değer daha pek çok yerin olduğunu düşünerek oraya ayırdığımız zamanı, camilerde, surlarda ve müze hâline getirilen tarihî konaklarda kullanmaya karar verdik.
Şehirdeki bütün tarihî eserleri gezmek mümkün olmadığından, ekseriyetini orada vazife yapan paşaların yaptırdığı ve onların adını taşıyan büyük camileri gezip minaresi dört köşeli, kubbesi kurşun kaplı ‘ruhaniyetli’ bir mabed olan Nebi Camii’nde namazı eda ettik.
Caminin hemen yanındaki Dağ Kapı’dan başladık, volkanik Kara Dağ’dan getirilen siyah taştan yapıldığı için ‘Kara Amid’ diye de anılan Diyarbakır Kalesi’ni gezmeye.
İç kalenin bazı kulelerine çıkıp onları birbirine bağlayan kale bedenlerine tırmandıktan sonra dış kalenin, nehre bakan yüksek surlarında gezdik, burçlarından âfâkı temâşâ ettik.
Urfa Kapı’dan çıktık cadde boyu uzanan kara surlarının sırtına. Yoruldukça kaldırım kahvelerinin hasır iskemlelerine çömelip ‘çöplü çay’ içerek dinlendik, simasında secde izi gördüğümüz mü’minlerle selâmlaşarak rahatladık.
Bu minval üzere gün boyu devam eden Diyarbakır gezimiz, nihayet Mardin Kapı’da sona erdi.
Diyarbakır'ın harbi delikanlıları 'Qırıkları' anlatan Fisqaya şarkısıyla listeleri altüst eden Şoreş, kentin kendine özgü Türkçesiyle caz müziğini bir araya getirdi.
"Fisqaya'dan o yani/ Dicle çayi dolani/ İkide bi pozili/ Pantorimin fermani/ Bi ayi iki ayi/ Ayilar armut sayi/ Teprenme ula kundir/ Sator elimden qayi. . . " Fisqaya, Diyarbakır'ın çok eski bir semti. Semtin adıyla müsemma Qırıklarının meskenlerinden biri. Yukarıda okuduğunuz satırlar ise, son bir yıldır başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu'nun bütün kentlerinde bangır bangır çalınan bir şarkının ilk sözleri. Sözleri Mustafa Gazi'ye ait şarkıyı, yine Diyarbakırlı olan genç bir müzisyen Şoreş söylüyor. Gerçek adı Devrim olmasına rağmen, onu herkes Şoreş (Kürtçe devrim) olarak tanıyor.
KİM BU QIRIKLAR?
10 bin adet basılan ve ilk birkaç ayda tükenen bu ilginç albüme ve genç müzisyene geçmeden önce Qırıkları tanımak gerek. Yine bir Diyarbakır çocuğu olan yazar Altay Martı Qırıkları şöyle anlatıyor: "Hepsi de bedenlerinin bir yarısında şövalyelik, diğer yarısında cellatlık taşır. Bakışları, yürüyüşleri, davranış kalıpları birbirine benzer. Ceketleri omuzlarındadır hep. Zulalarında satır taşırlar. Ayakkabıları sivri burun, yumurta topuktur ve mutlaka arkasına basılmıştır. Tizbah (tesbih) olmazsa aksesuarı eksik kalır. Paraya köpek muamelesi yapmak bir hayat tarzıdır, keyif verir Qırık'a. Âşık da olur elbet Qırık. Kızın haberi bile olmaz. Artık iki tür kız vardır Qırık'ın hayatında. Sevdiği kızın adı 'dava', diğer bütün kızlar 'bacı'dır. "
'ÖNCE UTANDIM'
Şimdi sıra bir başka Qırık'ta, Qırıkları bütün Türkiye'ye tanıtma iddiasında olan genç bir müzisyende, nam-ı diğer Şoreş'te. Küçük yaşında dedesinden etkilenerek başlar müziği sevmeye: "Dedem çarşıdan yeni ceketler alıp mahalle mahalle dolaşır, eski ceketi olanları alır, yenisiyle değiştirir ve bu arada bir miktar para da alırdı. Mahalleler arasında gezerken doğaçlama türküler söylerdi. " Henüz çocuk yaşta kulağı dedesinin ezgileriyle dolan bu genç adam Yüzüncü Yıl Üniversitesi Müzik Öğretmenliği bölümü mezunu. Van'da bir yandan eğitimini sürdürürken, bir yandan da çeşitli cafelerde canlı müzik yapmaya başlar. Bu arada bölgenin olağanüstü koşullarından dolayı çeşitli şekillerde engellenir, müzik yaptığı mekanlar kapatılır: "Kapıya bir tane bekçi koyardık, polis geldiğinde bizi uyarsın diye. Kürtçe müzikleri değiştirip, Türkçe parçalar okurduk. " Van'da çok güzel tepkiler almışlar daha sonra, herkes gelip onları dinlemeye başlamış. Şoreş, albümü üniversite eğitimini sürdürdüğü Van'dan hafta sonları Diyarbakır'a kaçarak yapmış. Güneydoğu'dan çıkan albümlerin ajitatif yönüne alışan müzik firmalarının, "memleketin acılarını paylaşmadıkları" gibi politik bir eleştiriyle kendilerine destek olmadığını, o yüzden cafe ve barlarda kazandığı parayla albümün giderlerini kendi cebinden karşıladığını söylüyor. 2005'te çıkan albüm 10 bin adet basılmış ve çoktan bitmiş: "İnanılmaz güzel tepkiler aldık, yurtdışından bile arayan soranlar oldu. Çünkü Diyarbakır'da günlük kullandığımız dili, bluesla harmanladık ve farklı bir şey yaptık. "
HER ŞEY VAR
Müzikal açısından da oldukça zengin olan Fisqaya albümünde blues ezgilerinin yanında caz ve poprock melodilerine de rastlamak mümkün. Fisqaya'yı dinlerken modern etnik müzikteki yeniliklerin yanı sıra; blues, jazz, pop rock ve senfonik motiflerle harmanlanmış, geçmişin izlerini süren bir arayışa rastlıyor dinleyici. Öte yandan Diyarbakır'da günlük hayatta konuşulan Qırık dilinin müziğe yansıması da, albümün diğer bir ilginç yönü. Qırıkların Türkçesi'ni Kürtçe'den alınmış kelime ve vurgulardan oluşmuş farklı bir Türkçe olarak tanımlamak mümkün.
VARSA YOKSA MÜZİK
Şoreş, kültür merkezlerinde çalışırken bile politikayla çok ilgili olmamış, "O işi politik ağabeylere bıraktık. Tabii ki sorunlara karşı duyarlıydım ama benim işim sadece müzikti, " diyor. Ona göre Diyarbakır'ın tam da kendisinin yaptığı gibi bir müziğe ihtiyacı var. Bu konuyla ilgili düşüncelerini açıklıkla anlatıyor: "Zaten yeterince kan akmıştı, böyle bir çalışma insanları rahatlatmış oldu. " Van'daki eğitim hayatı bitince Ankara'ya yerleşir Şoreş. Daha önce tanıdığı profesyonel müzisyenlerle iletişime geçer ve adını "Ütopya" koydukları bir grup oluştururlar. Yaklaşık dört yıldır birlikte çalışan Ütopyacılar, çağdaş halk müziği derlemeleri de yapıyor. Çeşitli barlarda sürdürdükleri performanslarının yanı sıra, önümüzdeki yaz grupla birlikte bir türkü albümü projesi için kolları çoktan sıvamışlar, Şoreş'in ikinci solo albüm çalışması ise başka bir koldan yürüyor: Şimdi harıl harıl bu çalışmalara enerjisini aktarırken, bir yandan birkaç ay sonra doğacak oğlu Ali'yi, bir yandan da tek ukdesinin gerçekleşeceği günü bekliyor: Diyarbakır'da konser vermek.
Diyarbakır, Tarihi İpek Yolu'nun merkezlerinden olması sebebi ile önemli hanlara sahiptir. Deliller Hanı, Hasan Paşa, Çiftehan ve Yeni Han'da geçmişte olduğu gibi günümüzde de halı, kilim ve gümüş işleme satan dükkanlar bulunmaktadır.
Deliller Hanı ( Hüsrev Paşa Hanı)
Mardin Kapı mevkiinde bulunmaktadır. Mimari kimliğini koruyarak, günümüze kadar ayakta kalabilmiş hanların en önemlilerinden biridir. 1527 yılında Diyarbakır Valisi Hüsrev Paşa tarafından arkasındaki cami ve medrese ile birlikte yaptırılmıştır. Binanın Deliller Hanı olarak anılmasının sebebi, Hicaz’a gidecek hacı adaylarını götürecek delillerin (rehber) bu handa kalmalarındandır.
Hasanpaşa Hanı
Ulu Cami’nin doğusundadır. Osmanlı dönemi Valilerinden Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1573 yılında yaptırılmıştır. Avlulu, iki katlı olarak inşa edilmiştir. Avlunun ortasında sütunlu ve üstü kubbeli bir şadırvan bulunmaktadır.
Kervansaray
Mimarisi ve iç yapısı ile görülmesi gereken yerlerden biri olan Kervansaray, bugün restore edilerek otel haline getirilmiştir.
Tarihi ve mimari özellikleri ile muhteşem olan Ulu Cami, Nebi Cami ve Safa Cami Diyarbakır'ın en ünlü camilerdir. Selçuklu Sultanı Melik Şah tarafından yaptırılan Ulu Cami, orijinal dizaynı ve hem Bizans hem de daha eski mimari malzemeleri kullanması ile ilginç olup Türkiye'nin en eski camilerindendir.
Diyarbakır Ulu Camii
Diyarbakır'ın 77 km doğusunda, Silvan'da 1185 yılında yapılmış, zarif görünümlü Ulu Cami, kemer kapıları ifade eden ince taş kabartmaları ile görülmeye değerdir.
Yapılan değişiklere ilişkin farklı dönemlere ait bir çok kitabeyi üzerinde taşımaktadır. Diyarbakır 639 yılında Müslüman Araplar tarafından işgal edildiğinde, aynı alan üzerinde bulunan bir kilise kısmen camiye çevrilmiştir. Daha sonraki dönemlerde de etrafındaki yapılarla birlikte gelişen yapı kompleksi, restore edilmiştir. Plan itibariyle Şam’daki Emeviye Camii’nin Anadolu’daki bir yansıması olarak görülen yapı, Müslümanlar tarafından 5. Harem-i Şerif (Mukaddes Mabet) olarak kabul edilmektedir.
Behram Paşa Camii
Vali Behram Paşa tarafından 1564-1572 tarihinde yaptırılmıştır. Mimar Sinan’ın eseri olarak kabul edilmektedir. Tamamen kesme taştan yapılmış olup, tek kubbelidir. İkili son cemaat yerine sahiptir.
Şeyh Mutahhar ( Dört Ayaklı Minare ) Camii
Balıkçılarbaşı semtinde yer alır. Akkoyunlu Sultanı Kasım tarafından 1500 yılında yaptırılmıştır. Siyah ve beyaz sıralı kesme taşlarla inşa edilmiştir. Camiden ayrı dört sütün üzerinde yükselen kare planlı minaresi Anadolu’da tek örnektir.
Safa Camii
Kokulu anlamına gelen İpariye veya Parlı Camii olarak da bilinir. 15. yüzyıl Akkoyunlu eseridir. Önemini, planından, çinilerden ve zengin taş süslemelerinden alır. Taş işlemeciliğinin ilginç örneklerinden olan minaresi, kaideden başlamak üzere külahına kadar kufi, nezih yazılar, değişik biçim ve desenlerden taş süslemeleri ile bezelidir. Minarenin kokulu bitkisel otlar karıştırılarak inşa edildiği söylenmektedir.
Kale Camii (Hz. Süleyman–Nazıriye Camii)
Nisan oğlu Ebül Kasım tarafından 1155-1169 yılları arasında yaptırılmıştır. Cami bitişiğinde Osmanlılar döneminde yapılan Halid Bin Velid’in oğlu Süleyman’ın mezarları bulunmaktadır.
Diyarbakır Kalesi
Diyarbakır Kalesi, il merkezinde bulunmaktadır. Sur duvarlarının uzunluğu 5700 m’ye ulaşmaktadır. Surlar yer yer 12 m. yükseklikte ve 3-5 m. genişliğindedir. Kalenin dört kapısı ve seksen iki burcu vardır. Burçlardan en önemlisi 1208 yılında Artuklu hükümdarı Melik Salih Memduh tarafından inşa ettirilen Yedi Kardeş Burcu’dur. Burç üzerinde çift başlı kartal, kanatlı aslan kabartmaları bulunmaktadır. Kitabesi bir kuşak halinde burcu çevrelemektedir. M. S. 349 yılında Romalılar zamanında inşa edilen kale, İslami dönemlerde de birçok kez onarılmış ve yapılan eklemelerle günümüzdeki görünümüne kavuşmuştur
Diyarbakır'ın önemli kiliseleri arasında Mart Thoma, Meryem Ana, Kırklar Kilisesi ve Mart Pityon Kilisesi sayılabilir. Meryem Ana Kilisesi, şehirde kalan az sayıdaki Süryani cemaati tarafından halen kullanılmaktadır.
Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi
Ali Paşa Mahallesi’nde yer almaktadır. Bugün faal durumda olan tek kilisedir. Yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Geç Roma dönemine tarihlenen bir kapısı ve mihrap üzerinde kalıntıları görülebilen mimari bezekler bulunmaktadır. Geçirdiği bir çok onarım sonucu planında değişiklikler olmuştur. En son 18. yüzyılda onarım görmüştür.
Saint Georgi (Kara Papaz) Kilisesi
İç kalenin kuzeydoğu köşesinde yer alır. Yapım tarihi kesin olarak bilinememektedir. Ancak inşa tarzı ve yapıda kullanılan malzemeden dolayı M. S. 2. yüzyıla ait olduğu düşünülen kilise Artuklular döneminde sarayın hamamı olarak kullanılmıştır. Bazı kaynaklarda Artuklu hükümdarlarının bu hamamda ve sarayda Cizreli bilgin El Ceziri’nin imal ettiği mekanik sistemleri kullandıkları yazılmaktadır.
Silvan ilçe merkezine 22 km. mesafede, Diyarbakır-Batman sınırında Batman Çayı üzerindedir. Dünyadaki taş köprüler içinde kemeri en geniş olanıdır. Kitabesinde 1147 yılında Artukoğullarından Timurtaş bin İlgazi tarafından yaptırıldığı belirtilmektedir. Köprünün her iki yanından kemer içerisindeki odalara inilmektedir.
Dicle Köprüsü (On Gözlü Köprü)
Şehrin güneyinde, Mardin Kapısı dışında ve şehre 3 km. mesafededir. Köprünün bugün ayakta görülebilen kısımlarının 1065 tarihinde Mervaniler döneminde Übeyd oğlu Yusuf isimli bir mimar tarafından inşa edildiği üzerindeki kitabeden anlaşılmaktadır. Kesme bazalt taştan 10 gözlü olarak inşa edilmiştir.
Haburman Köprüsü
Çermik ilçesinin Haburman köyü civarındadır. Sinek Çayı üzerinde kurulmuş olan bu köprü ortadaki büyük ve sivri, yandakiler daha küçük ve yuvarlak olmak üzere üç gözlüdür. Üzerindeki kitabesinde 1179 tarihinde yaptırıldığı anlaşılmaktadır.
İnsanlar hakkındaki bilgileri unutmamak için profillerine sadece sizin görebileceğiniz ufak notlar ekleyebilirsiniz. Bunu yapabilmek için profil sayfasından Kullanıcı notu ekle özelliğine giriş yapmanız yeterlidir.