Selamun aleykum değerli ve muhterem kardeşlerimiz.
Bir hayli ara verdik sohbetlere. Birçoğunuz, güzel sitemler ve tepkilerde bulundunuz. Allah cc hepinizden razı olsun. Latife ile karışık kızdınız. İşte biz bunu bekliyoruz. Övgüler Allahtan olsun, tepkiler sizden olsun. Ya da tersini düşünün bakalım, ne kadar acı olur değil mi? Tepki (öfke, gazap) Allahtan cc olsun da, övgüler, iltifatlar sizlerden olsun !!...
Yüce Rabbim, böylesi hallerden muhafaza eylesin. Ve böylesi beklentilere bir an dahi düşürmesin hiç kimseyi.
Evet, ara verdiğimiz sohbet konusunu biraz ele almaya çalışalım müsaadenizle. Gerçi ara verdiysek de sohbetlere, bu zaman zarfında araştırdık, inceledik, gördük, fikir edindik. Ne var ki, bunları yazıya dökme fırsatını bazen değerlendiremedik. İşte şimdi karşınızdayız Allahın lütfu ve inayeti ile.
Büyük ihtimaldir ki, duymuşsunuzdur: KÂMİL MÜ’MİN OLABİLMEK !!
Belki bir çoğunun tevazu göstermeye çalışarak; “Yok canım, nerdeee!! Veliler gibi gerçek Mü’min nerde bizler nerde? Onlar kim, biz kim?”
Aslında şaşılacak ifadelerdir bunlar. Çünkü bizlere düşen aramak, çaba sarf etmek, gayret etmek, gereği gibi yaşamak gibi, üzerimize düşen vazifeleri dikkatlice uygulamaktır. Sanki sonuç bizim elimizdeymiş gibi peşin hüküm veriyoruz, “Yok canım, nerde onlar gibi olabilmek!”
Düşünelim ki, Efendimiz sav kaç kişi uğraştı hidayetleri için, değil mi? Binlerce kişi ile. Üstelik, cahiliye toplumu içinde. Dediğim dedik çaldığım düdük misali. O sav, çalıştı çabaladı, uğraştı, didindi. Yeri geldi Onu sav alaya aldılar, yeri geldi öldürmeye kalktılar, neler neler! Peki, sonuçta ne oldu? Allah’ın cc hidayet verdiği insanlar hidayet erdi, diğerleri helak oldu gitti. Hakikaten ibretlik çok dolu sahne vardı. Âlemlerin uğruna yaratıldığı insan ayağına kadar gelmiş, sen kalk ona inanmayıp bir de zarar vermeye kalk! Evet, Efendimiz sav, uğraştığı gibi, onun kıymetini bilenlerde oldu bilmeyenlerde oldu. Bilenler yan gelip yatmadılar elbette, emirlerini dinleyip muttali (itaat edenlerden, söz dinleyenlerden) oldular. Acaba onlara başta denildi mi ki: “Sen ey …… bu işin sonunda kesin, şöyle zaat olacaksın!” Elbette hayır. Üstelik öyle günah batağına girmişlerdi ki; putlara tapmaktan tutunda, öz kız çocuklarını öldürmekten, kadınlara değil birinci veya ikinci sınıf muamelesi yapılsın, insan bile saymadılar, keyfine insan öldürdüler, faiz, içki, kumar v.s. alabildiğine işlediler.
Fakaaaaat;
“Kim Allahın emri ve nehiyleri hakkıyla uyarsa sevgili kullarından olacaklar” diye davetiye verildi, onlarda şeksiz ve şüphesiz, tam teslimiyetle uydular, uyguladılar ve unutulmaz kervanı arasına girdiler. Rabbimiz onların yollarından ayırmasın ve şefaatlerine mazhar eylesin bizleri. AMİN.
Buradan çıkan sonuç, bizler hidayetimiz için gayret edeceğiz, yolu yordamı neyse araştıracağız, manevi büyüklere danışacağız. Yani özetle, bir kaşık yemek için bile gayret gerekiyorsa, hidayet için yan gelip yatmak olmaz değil mi? Bir çaba sarf edelim, gerisi Mevlam’a kalmış şeydir.
Kaybedilen zemin; İnsanca yaşamak. Madde ve çıkarların ön plana geçip manevi değerlerin ikinci plana itildiği günümüzde, insanca yaşayabilme zemini hızla tükenişe doğru gitmektedir. Bu durumu tersine, başka bir ifadeyle, normale çevirebilmek için insanlığa tarih boyunca peygamberler, kitaplar, peygamber varisi mücedditler, âlimler, mübarek ay, gün ve geceler ihsan edilmiştir. En önemlisi de her insana ilahi imza olan fıtrat bahşedilmiştir.
Büyük günah ve küfürle mühürlenmeyen fıtrat ve vicdan, kişiye hakikati bulma yönünde kılavuzluk yapar. Bu iç yetenek, yukarıda sayılan hidayet rehberleriyle buluşup nefis aşılarak, iman çizgisinde gelişim yoluna girildiğinde, mükemmellikler ve hidayet ortaya çıkar.
Müslüman olarak üzerimizdeki en büyük nimetlerden biri, iman ve hidayet üzere olmaktır. Aslında imanlı olmak en büyük nimettir. Bu nimete karşı nankörlükten daha büyük bir felaket yoktur. Belki de İslam ülkelerindeki türlü bela ve musibetlerin arka planında bu durum vardır. İnsanlar ve toplumlar kendilerine verilen nimetlere şükrederse, Hz. Allah’ın rızasını kazanmış ve ellerindeki nimetin zevalini önlemiş olurlar.
Dikkat edelim, Hidayet çizgisinden uzaklaşıyoruz! Şu vatan evlâtlarının hepsi Müslüman çocuklarıdır. Ama bunu sokaklarımızda görmek günden güne zorlaşıyor. Ekranların, gazetelerin, sokakların gayrimüslim memleketlerinden pek de farkı kalmadı gibi… Giyim-kuşam, yeme-içme, içki, kumar, eğlence vs. açılarından konu ele alındığında, ne kastedildiği daha rahat anlaşılacaktır. Bütün haramlar yapılabiliyor, Allah'ın farzları ihmal edilebiliyor, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Namaz kılmamak basit bir hadiseymiş gibi algılanıyor artık. Tesettür sıradan bir olaymış gibi görülüyor. Artık alışılmış ve nedense kanıksanmış bir cümle var: “Sen içini, kalbini temiz tut yeter!”
Kalp temizliği! Tabi ki çok güzel şeydir. İyi güzel de, yeterli midir? Eve malzeme aldın yemek yapmak için, ama pişirmiyorsun ve bekletiyorsun. Aldığın malzemeyi seyrediyorsun. Bu nasıl karnını doyuracak ki? Bu olsa olsa, açlığını arttırır. Onun için biz bilgilendirme ve ilgilenme ile mükellefiz, ayrıca dua da ederiz. Allah şaşıranları doğru yola hidâyet eylesin... (Amin)
İyiliği yaygınlaştırıp kötülükten uzaklaştırma inananların vazifesidir. Nemelazımcılık ile toplumsal yozlaşma katlanarak artar, neticede kendi öz evlatlarımızı bile içine alır. Hata ve kusurları önlemek için, ferdi ve toplumsal bir gayret gerekir. Hata ve günah işleyene usulüne uygun olarak ikazda bulunmak da bir vazifedir. O kişilere bunlar usulüne uygun olarak söylenmeyecek olursa, kendilerinin bunu anlaması zor olabilir. Peki, ne yapmalıyız o zaman?
Tövbeyle yenilenmeliyiz;
Bunca nimete rağmen, insan şaşar ve günaha girebilir. Şuurlu Müslüman günah işlemek istemez. Ama elde olmadan nefsin tuzağına düşer de, Hakk'ın arzu etmediği bir günahı, bir suçu işlerse, hemen tövbe ve istiğfar etmelidir. Bunu sakın unutmayalım. Bizler peygamberlerin bir sıfatı olan İsmet (günahlardan muaf edilmişlerdir) sıfatına tabi değiliz ki. Fakat bu demek değildir ki günah işlemeye müsaade vardır. Asla! Bilerek değil de, beşeriyet icabı elimizde olmadan işlediğimiz günahlara çok tövbe edeceğiz.
Tövbe; haramı veya bir günahı işledikten sonra, pişman olup, Allah-u teâlâdan korkmak, bir daha yapmamaya karar vermek olarak tarif edilebilir. Kur'ân-ı Kerîm’de meâlen buyruldu ki:
“Ey mü'minler! Hepiniz Allah'a tövbe ediniz ki felâh (kurtuluş) bulasınız” (Nûr, 31).
“Allah-u teâlâ tövbe edenleri sever” (Bakara, 222).
Görülüyor ki, en iyi kul, günahtan sonra hemen tövbe edendir.
Bunun yanında, toplumsal bir sorumluluk olarak Müslüman’ın bazı memuriyetleri (üstlendikleri vazifeleri) vardır. Bunlar Allah’ın memurluğu, Resulüllah’ın memurluğu ve Kitâbullah’ın memurluğu şeklinde özetlenebilir. İslami hassasiyeti olanların, batağa düşmüş olan ümmet-i Muhammed’in evladını bataklıktan kurtarmak gibi bir vazîfesi ve Rızâ-i İlâhî gibi bir gayesi vardır.
Allah’ın yaratması bazı konularda kulun iradesini takip eder. Bu açıdan tövbe çok önemlidir. Eğer kusur ve günahta ısrar edilecek olursa bu, gayretullaha dokunarak bela ve musibet olarak fert veya topluma geri dönebilir. Bu durum, maalesef günümüz Müslümanlarının unuttuğu ve gözden kaçırdığı bir durumdur.
Ameller niyetlere göre değerlendirilir. İnananlar her türlü ibadeti; riya, kibir ve ucûbdan uzak bir şekilde gerçekleştirmelidir. Kişinin içsel dönüşümü ve manevi terakkisi, yani kötülükten iyi yönelmesi, sahih (gösterişsiz ve sade) itikat ve salih (Allah için yapılan) amel sonrasında tecelli eder. Toplumların huzur ve mutluluğu da fertlerin durumuna bağlıdır. Nimetlerin devamı için şükür gereklidir. Çoğu defa maddi refah sonrası sefahatler, toplumların sonunu hazırlar. Sosyal hadiseler uzun solukludur. Milletlerin hayatında 100 yıllar pek uzun sayılmaz. İslam ümmeti, yakın tarihteki hatasını anlayıp kendine gelmeye niyet ve gayret ederse toparlanma sürecine girebilirler. Nitekim ayette belirtildiği gibi: “Bir millet kendini bozmadıkça, Allah onların durumunu değiştirmez” (Ra’d, 13/11).
Manevi açlıktan kurtulmak için;
Nefsini yenebilen örnek kişiler, mutluluk ve bilgelik timsali olarak etraflarına ışık ve huzur verirler. Onlar iman ve ilahi hatırlatmalardan aldıkları ilhamla enerjilerini dışa da yansıtırlar. Peygamberler ve gönül erleri bunların canlı misalleridir. Ruhlarımız kendini aşabilen gönül erlerine rastlarsa onların yanında soluk alır, dinlenir ve rahatlar. Dünyevi meşguliyet ve sıkıntılar unutulur, adeta manevi bir bayram yaşanır. Müminin ruhu, namaz, zikir ve sohbet gibi manevi atmosferlere ulaşabilmek için çırpınır. Müslüman; namaz, Kur'ân ve dini sohbet meclislerinde bulunmak için can atar. Günahlardan tövbe ile uzaklaşıp, nafileler ile Rabbine yaklaşmaya çalışır. İç dünyasındaki dağınıklıkları toparlar, yakın ve uzak istikamete emin adımlar atar. Bu yüzden bir kişinin ehil bir hak dostunun limangâhına girmesi zaruridir.
Müslüman kendini düzeltmeye çalışırken, diğer insanların ve günahkârların da yüzlerine vurmadan, hakir görmeden, iyi insan olması ve hidayete ermesi için gayret eder. Hata ve kusuru kabul edebilmek irfandandır. Kişilere karşı işlenen hataları af dileme ortadan kaldırırken, Allah’a karşı işlenen günahları da tövbe ortadan kaldırır. Böylelikle kişi günahın ağırlığından kurtularak hidayete doğru kanat çırpmaya başlar. Bazı bela ve musibetler, inanana kendini yeniden sorgulama ihtiyacı hissettirir. Kusurunu anlayıp tövbe eden kişi, güzel ameller ile iç huzura kavuşur, mutlu bir hayat yaşar.
Bir de amelleri küçük görme gafletine düşmeyeceğiz. Misal, yemek yemeye başlamadan evvel elleri yıkamak sünnettir. Yemek yemeye giderken hakikaten de temiz de olsa “Ellerim nasıl olsa temizdir” deyip yıkamadan yemek yemek nerde, “Bir kez daha Hz Peygamberin sav bir sünnetini daha ihya edeyim” deyip yemek yemek nerde? Sizce elini yıkamak ne kaybettirir kişiye? Bu sadece bir örnekti. Daha da çoğaltılabilir. Mesela yolda yürüyoruz, tanımadığımız birine selam vermek ne güzel şeydir. “Yahu iyi de, utanıyorum” mu dediniz. Olsun. Daha fazla sevap alırsınız ya. Selam verdiğinizde sevap aldığınız gibi birde ekstradan utandığınız için alacaksınız. Çünkü nefsinize ağır gelen şey ile mücadele etme sevabı alacaksınız aynı zamanda. Hasılı her güzel değerlendirmek gereklidir.
İnsanları uyarmak hepimizin görevi;
Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tefsirinden bu konu ile ilgili bir nakilde bulunalım. “Tebliğ vazifesini yerine getirme, (altını çiziyorum buranın) herkese son nefesine varıncaya kadar bir nevi farzdır. Bununla beraber, dünyada hiçbir hususta ümitsizliğe düşmek caiz değildir. Her ne kadar günahkâr olurlarsa olsunlar, insanların tövbe ve takvasını arzu ve ümit etmek de bir vazifedir. İnsanlığın hali sürekli değişmededir ve kader sırrı meydana gelişinden önce bilinmez. Ne bilirsiniz, bu güne kadar hiç söz dinlemeyen bu insanlar belki yarın dinleyiverir ve sakınmaya başlar, bütün bütün sakınmazsa, belki biraz sakınır ve bu sayede azabı hafifler. Her halde tebliğde bulunup öğüt vermek, tebliği terk etmekten evlâdır. Tebliği bütünüyle terk etmekte ise hiç bir ümit yoktur. Hiç bir mukavemete maruz kalmayan fenalık daha süratle yayılır. Herhangi bir fenalığın aslını silmek mümkün olmasa da hızını azaltmaya çalışmak da göz ardı edilmemelidir” (Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2313).
Peygamber Efendimiz (sav) ise Hz. Ebu Rafi’ (ra)’a şu nasihatte bulunmuşlardır:
“(Ya Ebâ Rafi’!) Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtan ile Allah’ın bir kişiye hidayet vermesi, senin için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.”
Hayatımız her zaman aynı olmaz. Bazen sevindirici, bazen de üzücü olaylarla karşılaşabiliriz. Güzellikler karşısında şükretmesini, sıkıntılar karşısında da sabredip Allah Teâlâ'ya sığınmasını bilmeliyiz. Unutarak veya farkına varmadan bazı yanlışlıklar yapabiliriz. Bu durumda hemen pişman olmalı, tövbe etmeli ve Allah Teâlâ'ya sığınıp ondan bağışlanmamızı istemeliyiz. Allah Teâlâ bütün yarattıklarını sever. Onların kötülüklerini istemez. Tövbe ettikleri zaman, günahlarını bağışlar. Onun her şeye gücü yeter. O, her kötülüğü önleyebilir. Bu yüzden şikâyette neyin nesi! Hem şikâyet kime ne kazandırmış ki, eden bir şey kazandırsın!
Günlük hayatımıza da yansıdığı gibi, günahlar kişiye dert ve sıkıntı olarak geriye döner. Bunun çaresi, tövbe, istiğfar ve gözyaşıdır. Gözyaşı ve tövbe, insanî bir kusur olan kibir, benlik şişmesi ve gurura da engel olur. Yaratıcısı karşısında acziyetini hisseden kişi kibirlenebilecek bir şeyinin olmadığını anlayacaktır. Hidayet üzere devam edebilmek için nefis muhasebesi, yaparak günahlardan tövbe etmelidir. Namazda günde 40 defa okuduğumuz Fatiha Suresi’nde “bizi hidayete erdir”, duasının arkasındaki sır perdesi de belki burada aralanmaktadır.
Rabbim cümlemize, Nasuh manada tövbe edip, tövbesine samimi şekilde sadık kalanlardan eylesin. Şikâyetlerimizi ettirmekten ziyade, bizlere deva adına çareler aramak lütfeylesin.
Allah’a emanet olunuz.
Selam ve dua ile.
|